Sayfa Yükleniyor...

Çocuk Gelişimi

3DH_4509-1280x853.jpg

 

HAZİRANDAN İKİ AY SONRA BİR SATIRA, BİR SIRAYA SIĞACAK ÇOCUKLAR!

Haziran ayında okullar tatil olacak ve çocuklar evleri kadar güvende ve rahat hissettikleri okulöncesi kurumlarında öğrenme süreçlerini tamamlayacak.  Ebeveynlerinin ifadesiyle artık onlar birer ağabey/abla olarak yaz tatili biter bitmez büyük okula/ilkokula gidecekler.

 

Eylül ayında okullar açıldığında; farklı bir öğretmen, okuma yazma çalışmaları,  dersler, ödevler, yeni bir sosyal çevre, yeni okulun kuralları, törenler, teneffüsler, sırada oturmak, çizgili deftere yazmak, az oynamak gibi pek çok yeni durum onları bekliyor olacak…

 

Oysa çocuklar haziran ayına kadar; en büyük işlerinin oyun, kişisel ihtiyaçların karşılarken yanlarında hep bir yetişkinin, özgürce hareket ettirebileceği alanların olduğu bir yaşantının içindeydiler.  Hazirandan iki ay sonra; bir sırada en az bir ders saati kadar hiç kalkmadan oturması ve defterinin satırını taşırmadan söylenenleri yazması gerekecek…

 

Çocuk; toplumsal yaşamı ve gereklerini bilmiyorsa, vücudunu ve onu nasıl koruması gerektiğinin farkında değilse, özbakım ihtiyaçlarını kendi başına karşılayamıyorsa, zaman kavramını bilmiyor ve kullanmıyorsa, kendisi için tehlikeli olabilecek durumlarda kendini koruyamıyorsa, evin bakımı, temizliği gibi işlerde sorumluluk almıyor/alamıyorsa, öfke kontrolü, hayır diyebilme, kendini ortaya koyma, stresle başa çıkma, iletişim, kendini tanıma gibi yaşam becerilerine sahip değilse işi çok zor. İki ay içinde gerçekleşen bu köklü değişiklik çocuk açısından baş edilmesi zor bir gerçeklik.

 

Çocukların ilkokulun ilk yılını sağlıklı biçimde geçirebilmesi için okul olgunluğuna sahip olmak en temel koşul. Okul olgunluğu ya da ilkokula hazır olmak denildiğinde akla ilk gelen; okuyup yazması için gerekli olan bilişsel ve psikomotor gelişimdir. Oysa okul olgunluğu için çocukların sosyal, duygusal, dil, öz bakım, algılama, kavram gibi alanlarda da gelişimini tamamlaması gerekir.

 

Yaygın olarak görülen koruyucu aile tutumuyla yetişen çocuklar; öz bakım ihtiyaçları başta olmak üzere sorumluluk alma, problem çözme gibi pek çok beceriyi kazanamadığından genellikle okul olgunluğuna erişmeden ilkokula başlar. Bu yaşa kadar; neyi ne kadar yiyeceğine, nasıl giyineceğine, kiminle nerede oynayacağına karar veren, onun adına tüm sorumlulukları üstlenen anne babasına alışık olan çocuktan olgunluk beklemek de yersiz olur. İlkokulda da aynı özenle(!), aynı tutumu devam ettirmeye teşne ebeveynlerin çokça olduğu bilinir ve gözlemlenir. Çocuğunun okul çantasını taşıyan, teneffüste ağzına bir şeyler tıkıştıran, ödevlerini adım adım kendisi yapan, ona zorluk yaşatan arkadaşına haddini bildiren ebeveyn tutumu… Yani çocuğun yaşam becerisi kazanmaması için hiçbir fedakârlıktan kaçınmayan tutum.

Yaşam becerilerinden biri olan çocuğun kendi ayakkabısını giymesi ile ilkokulu ve diğer eğitim kademelerini atlayarak üniversiteye girmesi arasındaki ilişkiye bakalım. Ayakkabı giyme; başlangıçta zor bir eylemdir. Doğru ayakkabıyı doğru ayağa denk getirmek, düşmeden giymek için belki de hiç kullanmadığı kasları kullanmak, defalarca denemek gerekir. Ancak çocuğa bu fırsat verildiğinde pratik yapa yapa kısa bir süre içinde ayakkabı giyme becerisini kazanacaktır.  Kendi sorumluluğunu alma, seçim yapma (bağcıklı, bağcıksız, yazlık, kışlık ayakkabı vb.)  seçimin sonuçlarına katlanma, sabretme, ne istediğini bilme ve başarma duygusu “yaşam becerisi” olarak hanesine yazılacaktır. Bu fırsat onlara verilmezse iki ayda düzeni, konforu, alışkanlıkları yerle yeksan olan çocuklar karşımıza çıkar. Çocuk zorlanır. Zorlanan çocuklarına kıyamayan veliler daha da koruyucu olur. Bu durum hiç bitmeyen bir paradoksa dönüşür!  Üniversiteye girmek de aynı değil mi? İlgisi ve yeteneğine uygun biçimde doğru üniversitede doğru bölümü denk getirmek. Mevsime uygun ayakkabıyı ayağa denk getirmek gibiJ Duygusal olarak dağılmadan sınavları denemek, defalarca ayakkabıyı giymeyi denemek gibiJ  Bolca soru çözme pratiği yaparak istediği bölüme girmek ise ayakkabı giyme başarısını göstermek gibi…  

Her anne baba kendi ayakları üzerinde durabilen çocuklar yetiştirmek istiyor ama sürekli kucakladıkları çocukları ayakları üstünde durmak bir yana yere bile basamıyor. Ayakları üzerinde durabilen bireyler olmaları için geç değil. İlkokula başlamadan önce okula hazırlık açısından yapılabilecekler;

  •   Zamanı planlaması yapmak için ona ait olacak bir saat alarak işe başlamak.  Teknolojik araçlarla ilişkisini de düzenleyecek bir fırsat olacak biçimde günlük zaman çizelgesi hazırlamak.
  • Çocuğa adres ve telefon numaranızı öğretmek.
  • Tuvalet temizliği başta olmak üzere bedenin sorumluluğunu çocuğa vermek,
  • Oyun saati, bilgisayar saati, yemek saati, oyun saati, park saati, evde iş saati vb. belirlemek ve uygulamak.
  • Çocuğun biyolojik saatini okul saatlerine göre düzenlemek.
  • Odasını toplamak, zaman çizelgesine uymak, evde hayata katılım gibi konularda sorumluluk vermek
  • Anaokulunda kişisel eşyalarının kontrolü ve düzeni başta olmak üzere sorumluluğu büyük oranda ona bırakmak,
  •  Okulu abartılı biçimde anlatmamak. Çok eğlenceli ya da çok zor gibi…
  • Gideceği okul konusunda seçenekler var ise karar verirken çocuğun görüşünü almak,
  • Okula karar verdiyseniz eylül ayını beklemeden çocukla birlikte gitmek,
  • Öğretmeni belirlendiyse mesleki eğitim çalışmaları(haziran ve eylül)  bitmeden öğretmeni ile tanışmak.
  • Okula ulaşımla ilgili bilgi vermek, mümkünse birkaç kez gidiş yolu ile ilgili alıştırma yapmak
  • Okul alışverişini birlikte yapmak, kendi malzemeleri için ona seçim yapma fırsatını vermek.
  • İlkokul ortamlarını gösteren videolar izletmek ve bilgi vermek.

Okul korku ya da ödül olarak sunulacak bir yer değildir. Okula gitmek çocuğun sorumluluğudur. Okul olgunluğuna erişme konusunda rehberlik almak ve desteklenmek hakkıdır. Çocuklarımıza hak ve sorumlulukları konusunda hakları olanı sağlayabilmek  dileğiyle…

Ö.Özlem Gökbulut

Eğitim Yöneticisi


3DH_2300-1280x853.jpg

 

AMAN ÇOCUĞUM BİLMEDİĞİMİ BİLMESİN!

 

-‘Anne, uzaya gidelim mi?’

-Hayır oğlum, biz uzaya gidemeyiz.

-Babacım, yağmur yağmazsa ne olur?

-Yağmur yağmazsa susuz kalırız kızım, yağmur yağar zaten.

-Anne, tırnaklarımız neden uzuyor?

-Tırnaklarımıııızzz…ıııııhmm.. kolumuzu kaşımak için uzuyor.

-E peki kolumuz neden kaşınıyor?

– ……………

‘Yaşasın çocuğumuz konuşmaya başladı’ diye sevinirken ‘uuuff ne çok soru soruyor’ faslına bir anda geçiverdik. Çocuklarımız, yaşamı öğrenmek için sorular sorarlar ve biz de onlara cevap vermek için çabalarız. Aman çocuğum bilmediğimi bilmesin düşüncesiyle çırpınır dururuz ve zaman zaman da verdiğimiz cevaplar çocuğumuzun kafasını daha çok karıştırır.

Çocuklarımızın bizim her şeyi bilmemizle ilgili bir beklentileri yoktur. Esasen bu bizim üstlenmek istediğimiz bir görev. Zaman zaman bu görevi başarıyla ifa ederiz. Bazen de sorulan sorunun cevabını bilirmiş gibi yaparak dolambaçlı cevaplar veririz ve çocuğumuzun kafasını daha fazla karıştırırız. Kafası karışan çocuk tatmin edici yanıta ulaşmak için doğal olarak ardı arkası kesilmeyen birçok soru daha sorar ve yavaş yavaş sabır sınırları zorlanan ebeveynden beklenen cümle gelir ‘ay bayılıcam!’

Şimdi derin bir nefes alın ve lütfen şunu söyleyin kendinize: ‘her şeyi bilmek zorunda değilim’. Bu pek de mümkün değildir zaten.

Evet, çocuğumuzun sorularını yanıtsız bırakmamalıyız, geçiştirmemeliyiz. Ama bu cevapların her zaman bir bilirkişi görevi üstlenerek olmasına gerek yok. Çocuklarımızın sorularını geçiştirmemek, ona net cevaplar vermek her zaman sorunun tanımını yapmak anlamına gelmiyor. Çocuğun sorduğu sorunun cevabını bilmiyorsanız ona ‘bu konuyla ilgili çok fazla bilgim yok, birlikte araştırıp öğrenmeye ne dersin?’ diyebilirsiniz. Böylece çocuk hem sizi bir arama motoru gibi görmeyi bırakacak –ki doğru olan da bu- hem de bir konuyla ilgili hazır bilgiye zahmetsizce ulaşmak yerine araştırarak, okuyarak, karşılaştırıp analiz ederek ulaşmayı sizi gözlemleyerek öğrenecektir. Çocuğun o uçsuz bucaksız hayal dünyasından azıcık da olsa nasiplenmemizi de sağlayacak diğer bir yöntem ise çocuğun sorduğu soruya ‘sence nedir, sence nasıl oluşur, sence nerededir?’ gibi sorularla karşılık vermektir. Bu yöntemle çocuğa düşünme, fikir yürütme, belirlenmiş bir konu çerçevesinde konuşabilme gibi birçok kazanım sağlamış oluruz. Hatta bırakın her şeyi bilmesi gereken anne baba olma görevini bir kenara,  onun o güzel dünyasından aktaracağı, anlatacağı senaryoları dinlerken kaybolun siz de onunla birlikte büyüleyici dünyasında… İnanın bana, çok iyi gelecek… 

Funda YILDIRIM


3DH_3420-min-1-1280x854.jpg

Okullarda Gösteri Sezonu Başladı!

Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, bahara merhaba buluşması, yılsonu şenliği, okuma bayramı, hoş geldin yaz partisi, geleneksel pilav günü, mezuniyet töreni, veda partisi gibi gerekçelerle yapılan gösteriler için yer, müzik, kostüm, davetiye, ücret,  prova, prova, prova, prova…  derken bir telaş başlamıştır okullarda.

Özellikle okulöncesi kurumlarda bir işkenceye dönüşen ancak ne velilerin, ne öğretmenlerin,  ne de okul yönetimlerinin vazgeçemediği gösteriler pedagojik açıdan pek çok eksikliğine rağmen okullarda önemli bir yer işgal etmekteler.

Genellikle; drama, müzik, jimnastik, dans vb. gibi farklı branşların bir yıl boyunca yaptıkları çalışmaların velilere sunulduğu bu etkinliklerin “Gösteri”den öte “Gösteriş”e dönüştüğü göz ardı edemeyeceğimiz bir gerçeklik olarak karşımızda durmaktadır. Bu nedenle “Erken çocukluk eğitiminde gösteri yapılmalı mı?” sorusunu tartışmaya açmadan, yapılmaması gerektiğini aşağıdaki gerekçelerle söylemek uygun olacaktır.

Çocuk açısından baktığımızda; topluluk önünde sahneye çıkma, kendini ifade etme, ekip ruhu kazanma gibi kazanımlar söz konusu olabilir. Ama pratiğe baktığımızda; gösteride sunulacak performansa ilişkin çocuğun görüşü, isteği ve seçimi hiçbir zaman söz konusu olmaz. Öğretmen neyin sahneye taşınacağı konusunda karar verir ve modelle öğrenen çocuk için öğretmeni tekrar etmek ve taklit etmekten başka çare kalmaz. Bir çocuk için aylarca süren bu tekrarların ne kadar sıkıcı olduğunu tahmin etmek hiç zor olmasa gerek. Sıkıcı geçen bu süreci yönetebilmek için, “Gösteride/provada  istediğim gibi davranana  şeker  var” gibi ödül ve ceza üzerinden yapılandıran eğitim devreye girer. Tüm bunlara rağmen çocukların geneli için gösterilerden elde edilecek kazanımlar olabilir.  Ancak sahnede rolünü ya da sorumluluğunu unutan ya da eksik yapan bir çocuk için durum farklıdır. Yetişkinler için çok sempatik hatta komik olan bu durum çocukta aynı etkiyi yaratmaz ve komik duruma düştüğü için utanır, kendini çok kötü hisseder.

“Bu duyguyu bir çocuğa yaşatmaya,  belki de ömür boyu etkisi gösterebilecek topluluk önüne konuşamama ve sahne fobisi yaratmaya kimin hakkı var? “

Öğretmen için bir tür sınav olan bu gösterilerde en iyiyi hazırlamak, meslektaşlarıyla olan rekabet ve diğer koşullar öğretmenin gözünü kör eder ve o süreçte özne olması gereken çocuk hızlıca nesneye dönüşür.  Yetenekli(!) olan çocuk başrolü ya da sahnede önlerden bir yeri tartışmasız alır ve belirgin olan egosu bencilliğe ve erkenden starlığa doğru yolculuğa çıkar. Kendini performasın gereği olan dans, müzik ve rolle değil de başka bir şekilde ifade eden yeteneksiz(!) çocuk hiçbir zaman star olamayacağı bilgisinin verdiği üzüntüyle kendini değersiz hissetmeye devam eder.  Tüm farklılıklarına rağmen “her çocuk özeldir ve bireydir “ söylemi yerle bir olur.

Öğretmen açısından bu yük genellikle dışarıdan gelen drama, müzik, dans ve tiyatro eğitmenlerinin sorumluluğundadır. Alanlarında aldıkları eğitim ve yetkinlikleri tartışmaya açık olan eğitmenler genellikle haftada bir gün bir ders saati sınırlılığında çocuklarla birlikte olmakta, öğrenci başı ücret almakta ve bu yaygın tutum kocaman bir rant oluşturur.  Henüz ülkemizde öğretmenlik olarak tanımı yapılmayan drama başta olmak üzere bir çok alanın kirlenmesine neden olmaktadır. Bir dönem etkinliğini yapıp ikinci dönem gösteriye hazırlanmak program yapma zorunluluğunu ortadan kaldırdığı için gayet pratik olmakta ve birkaç yıldan sonra biriken gösteri dağarcığı ile düşünmeye bile gerek kalmadan gösteri hazırlanabilmektedir.  Özellikle okulöncesi dönemde “sonuç değil süreç önemlidir “ gerçeği işlerliği kaybetmeye başlar.  Tek sorun veliyi memnun edecek rolü her çocuk için bulabilmektir.

Okul yönetimi açısından ise; okul müdürünün okul aile işbirliğine, veli katılımı konularında farklı yöntemleri bilmemesi ya da tercih etmemesi, gösteri ve yan sanayisi(!) üzerinden okula maddi kaynak yaratabilmesi, sanat eğitimi konusunda yetersiz bilgisi, velinin isteklerine boyun eğmesi ve gerçekten çocuk merkezli bakış açısının olmaması nedeniyle gösteriler kurum kültürünü önemli bir öğesi olarak yer almaktadır.

Veliler açısından bakıldığında, çocuğunun yaptığı her şey kendisine muhteşem gelen anne baba sahnede gördüğünü yaşam başarısı gibi algılar.  Çocuğun sanatsal ve estetik gelişimi konusunda yeterli bilgiye sahip olmaması okuldan beklentisini sığ bir biçimselliğe taşır. Fotoğraf ve video çekmekten gösteriyi nitelikli biçimde izleyemeyen veliler, anı yaşamak ve çocuğun kazandıklarını görmek yerine anı belgelemekle zaman geçirir. Bu durumda çocuğun bireysel ve gelişim özellikleri, öğrenme stilleri, kendisiyle barışık olması özetle “birey” olması çok üstte kalan kavramlar oluverir.

Sözgelimi 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nda “Hadi, hadi, hoş geldin yar”, “Ankara’nın bağları”  gibi popüler kültürün dayattığı parçalarla hazırlanan danslarla kutlamak amaç ve sonuç açısından çok çarpıcı örneklerdir. Sözde çocuklar için düzenlenen bu özel ve güzel günlerde çocukların “eğlenen” değil “eğlendiren” durumunda olması çocukların hak ihlaline girmektedir.

Yukarıdaki betimlemeler ve tespitler yirmi yılı geçkin okulöncesi kurumlarındaki yaşantı ve gözlemlerden hareketle yazıya dökülmüş olup bir yargı içermemekte ve istisna örnekleri kapsamamaktadır. Elbette çocukları örselenmediği, zorlanmadığı, merkezde olduğu, kendi seçimi ile şekillenen, okul aile iletişimini güçlendirecek pek çok özgün ve yararlı etkinlik yapılabilir ve yapılmaktadır. Bu başka bir yazının konusu olacak kadar önemlidir.

Herkesi kuşatan tüketim kültürünün bir sonucu olduğunu düşündüğüm “Gösteri(ş)”lerin eğitim süreçlerinden çıkarılması ve hızla büyüyen bu ranta son verilmesi konusunda eğitimcilerin ve ebeveynlerin sorumluluk alması kaçınılmazdır. Her şey çocuklar için!

Ö.Özlem Gökbulut

Okulöncesi  Eğitimcisi


theatrum-2-1280x853.jpg

 

“Okulöncesi eğitim kurumunda okulun tüm çocukları bir arada… Çocukların yarısı, sandalyede, yarısı yerde… Dip dibe kucuş kucuş oturuyorlar… Öğretmenler ellerinde telefon,  etkinliği belgeleyerek sosyal medyaya  servis etmek  için hazırlar… Oyuncular peluştan yapılmış kostümleri/askılı pantolonları, kızartılmış ve çil konmuş yanakları, iki kuyruk yapılmış saçları, belki de sakalları ile hazırlar… Hatta o kadar hazırlar ki; kendi aralarında şakalaşıyorlar… Oyun başlıyor… Çocuklar gülmeye hazır… Gülmek için bekledikleri hareket komikleri, kandırmaca anlar olmasa bile gülüyorlar… Çünkü tiyatro demek sadece gülmek demek… Oyuncular çocukları memnun etmek için bedensel ve dil gelişimini tamamlayamamış çocuk taklidi yapmaktan heder oluyor… Abartılı jest ve mimikler, yersiz vurgulardan oluşan replikler… Oyunun sergilendiği mekanda sürekli bir hareket… Düzenli olarak şışşşşşşt!  diyerek uyaran yetişkinler… Sürekli girip çıkan okul personeli, tuvalete götürülen- getirilen çocuklar… Oyun devam ederken, sahneye dalıp özçekim yapan öğretmenler… Çocukların ilgisini çekmek ya da interaktif(!) tiyatro yapmak için çocuklara yöneltilen; sadece evet/hayır yanıtını verebilecekleri sorular… “Büyümek için sebze yemek şarttır”, “Büyüklerin sözünden çıkarsak başımıza çok kötü işler gelir” gibi bir mesajı altını çize çize vermenin mutluluğuyla biten oyun… Oyunun bitmesinin hemen ardından hareketlenen ve büyük bir gürültü ile sınıflara dağılan çocuklar… Değil oyunu değerlendirmek, teşekkür etmeyi bile unutan  öğretmenler… Okul için kaldığı yerden devam eden hayat… Tiyatro grubu için sıradaki okul…”

Tiyatro gruplarının okullardaki gösterimlerinden yapılan bu gözlemler;  çocuk tiyatrosu üzerine tüm tarafların (tiyatrocular, eğitimciler ve ebeveynler)  özeleştiri yapmasını, sorumluluk alması gerektiğini ortaya koyuyor.  Nitelikli işler yapan tiyatrolar ve bu süreci etkin ve işlevsel biçimde düzenleyen okullar elbette bu yazının öznesi değil.

Daha yaşanılır bir dünya isteyen herkes;  yaratıcı, üreten, sorgulayan, düşünen, kendini ifade eden, özgüvenli, özsaygılı, özdenetimli bireyler yetiştirilmesi gerektiğini ifade eder. Ancak bunun için en önemli araçlardan olan sanat ve sanat eğitimine hak ettiği değer verilmez.  Yaratıcı drama, halkoyunları, satranç, müzik, seramik, spor vb. gibi alanlar eğitim politikaları gereği okullarda giderek azalırken, yerini koruyan alanlardan birinin çocuk tiyatrosu olması sevindiricidir. Rağmen niteliği açısından ele alındığında koca bir sorun olarak karşımızda durur.

Özel ya da devlet hemen hemen her okul çocukları en az senede bir kez tiyatro ile buluşturur. Ancak bu buluşmalar nitelik açısından tartışılır olduğu için çoğu zaman görülmeyen bir soruna dönüşür. Çocukları sanatla buluşturuyor olmanın sorumluluğunu hiç üstüne almadan;   kontrolü olmadığı için kolay yoldan para kazanmak ve pastadan pay almak için mantar gibi çoğalan korsan ya da merdiven altı tiyatro grupları, niteliksiz iş yapan tiyatrocular ve çocuk tiyatrosu yapmayı daha statüsüz gören profesyoneller bu sorunun taraflarından sadece biridir.  Tiyatrocular özellikle teknolojinin hayatımızın orta yerine girmesiyle pek çok uyarıcı ile karşılaşan günümüz çocuklarının ilgilerinin değiştiğini rakiplerinin teknolojik oyunlar olduğunu bilmelidir. Estetik gelişimin bu yaşlarda başladığını algı ve duyularının yetişkinlerden çok daha açık olduğu unutulmamalıdır. Onların karşısına; bu bilgilerle nitelikli oyunlar ve yetişkinlere oynadıkları gibi oyunculuklarla çıkmalıdır.

AVM’de oyunlarını sergileyen özel bir çocuk tiyatrosuna çocuğunu götüren bir velinin anlattıkları dehşet verici; çocuk oyundaki ışık, ses ve metinden kaynaklı o kadar çok korkmuş ki izlediği bu oyun nedeniyle tiyatrodan nefret ediyor, tiyatro kelimesini duyduğunda bile ağlamaya başlıyor. Talihsiz spesifik bir durum diyerek geçiştirelemeyecek kadar önemli bir yaşantı.  Bir çocuğa bunu yaşatmaya kimin hakkı var? Onun yaşadıklarından kim sorumlu olacak? Kaldı ki bu sadece bilinen bir durum, ya bilinmeyenler…

Tiyatrocular (Metin yazarı, yönetmen, oyuncu, müzikçi, ışıkçı, kostümcü vd.) niteliksiz işlerden çocukların nasıl etkileneceği hesaplamak,  eğitsel, sanatsal, estetik kaygıları taşımak zorundadır.  Hepsinden önemlisi, geleceğin seyirci belki tiyatrocusu olacak çocukların tiyatro ile ilişkisinin sağlıklı başlaması için vicdanları hep devrede olmalıdır.

Çocuk tiyatrosu konusunda sorumlu olan diğer taraf ise okul yöneticileri ve öğretmenlerdir.  Öncelikle nitelikli çocuk tiyatrosu nasıl olmalı sorusuna yanıt verecek donanımda olmaları beklenir. Ancak bu konu; eğitimcilerin neredeyse hiç gündemine girmez, girse de öncelikleri arasında yer almaz.  Nitelikli çocuk tiyatrosu ölçütlerini belirleyebilmek için yollardan birisi bolca oyun izlemek, dağarcığı geliştirmektir. Öğretmen adaylarının ve öğretmenlerin iş edinerek çocuk tiyatrosuna hatta tiyatroya gitmedikleri dolayısıyla seçim konusunda gelişmiş rafine bir algılarının oluşamadığı gözlemler arasındadır.   Okula gelen oyunda karar verici konumunda olan okul yöneticisi ise oyunun niteliği ile hiç ilgilenmez. Özellikle devlet okullarındaki yöneticiler açısından tek ölçüt oyundan okula gelecek maddi katkının miktarı olur.  Yeteri kadar katkı alınca okulda tiyatro aktivitesi yaptık demek yeterli gelir.

Bir diğer sorumlu taraf çocuklar adına izlenecek oyunları seçen, tiyatroya götüren anne babalardır. Tiyatro izlemeyi bir sanatsal etkinlik gibi görmekten çok boş vakit aktivitesi olarak gördüğünden seçici davranmaz.  Oyundan sonra eleştirel bakış açısını ortaya koyacak herhangi bir hamle yapmaz. Çocuğunun iyi bir sanat alımlayıcısı olma konusunda altın çağda olduğunun ve bu zamanların boşa  akıp gittiğinin farkında değildir.

Sonuç olarak çocuk tiyatrosu “çocuklar” dışında tüm tarafların olumsuz katkılarıyla ülkemizde yapılan birçok iş gibi nicel bakış açısıyla sürüp giden, özensizliğin meşrulaştığı bir gelenek haline dönüşür.

Tiyatro dolayısıyla sanatla iletişim çocuklukta başlayıp, okulda gelişerek tüm yaşamı kapsadığından sorumluların tiyatro sanatının çocuklar üstündeki etkisini doğru kavrayarak, sorumluluklarını yerine getirmeleri kaçınılmazdır.    Çocuk tiyatrosu yapmayı düşük statülü bir iş gibi gören tiyatrocularında ileride onları izleyecek seyirciye şimdiden yatırım yapmaları gerektiğini hep hatırlamalıdır.  Muhsin Ertuğrul’un ifadesiyle “Bugünün çocuğu, yarının genci, ilerinin aydın seyircisidir”.

Çocuk tiyatrosu çocuk gelişimi, çocuk edebiyatı, çocuk psikolojisi, yaratıcı drama ve tiyatro gibi pek çok alanın uzmanlığını gerektiren tam bir sevgi ve emek işidir.  Olması gerektiği gibi yapıldığında, seyirci yaş grubu açısından alt sınırını belirlemek yeterli olur ve izlemek her yaştan seyirciye haz verir. Çocuk tiyatrosunu çocuklarda eleştirel bakış ve yaşadıkları dünyaya dair farkındalık kazanabilecekleri bir çizgiye taşımak için tiyatro pedagojisi çalışmaları etkin ve yaygın biçimde yapılmalıdır. Henüz ülkemizde yok denilebilecek sınırlılıkta olan tiyatro pedagojisinin yaygınlaşması içinde örgütlü bir çalışmaya ihtiyaç olduğu ortadır. Sorunlara yaptırımı olacak biçimde kurumsal bir örgütlenmede sadece tiyatrocuların değil, eğitimcilerin ve ebeveynlerin de yer alması gerektiği unutulmamalıdır!

Blm. Uzm. Ö.Özlem Gökbulut

Okulöncesi Eğitimcisi


ruka-tasarım-atölyesi-by-gilika-1-1280x1920.jpg

9 yaşında olan Arda’ya babası işte tam da bu şekilde bağırıyordu: ‘bu ne sorumsuzluk!’ Arda, çoğu zaman olduğu gibi yine su matarasını okulda unutmuştu. Geçen gün de montunu serviste unutmuştu. Geçe hafta bir gün hem turuncu su matarasını kaybetmiş hem de ödev defterini okulda unutmuştu. Babası her defasında ‘neler oluyor sana anlamıyorum. 3. Sınıfa başlayıncaya kadar her şey yolundaydı, sorumluluk sahibi bir çocuktun. Son bir yıldır yatağını bile toplamıyorsun!’ Bu serzenişler karşısında Arda’nın yüzünde sadece kocaman bir ‘şaşkınlık’ ifadesi beliriyordu, ‘iyi de tüm bu şeyleri zaten daha önce de ben yapmıyordum ki’ dercesine…

İşler neden karmaşık bir hale gelmişti?

Çünkü Arda’nın annesi Mine Hanım, Arda doğduğunda çalışmaya ara vermiş; Arda’nın elleri, gözleri, bacakları, kolları hatta beyni olmuştu. Ardanın kahvaltısını yediriyor, beslenmesini hazırlıyor, çantasını düzenliyor, ödevlerini yapmasına yardım ediyor, ellerini yıkaması için sabunu sıkıyor, ayakkabılarını giydiriyor ve bağlıyor, üşüyordur diye teneffüs saatinde okula gidip hırkasını giydiriyor… Mine Hanım, geçen senenin başlarında işiyle ilgili çok iyi bir teklif almış ve yoğun bir iş yaşamına geri dönmüştü…

Kişilik yapısının temellerinin atıldığı okul öncesi dönemde ‘sorumluluk bilinci’nin oluşması, çocuğun, ilerleyen yıllarda sağlıklı ve kendine güvenen bir birey olmasını sağlayacaktır. Çocuklarımızın yaş evrelerine uygun bir şekilde kendi işlerini kendilerinin yapabilmesi için onlara görevler vermeliyiz. Ayrıca bizler de sorumluluklarımızı yerine getirerek onlara model olmalıyız.

Bazen farkında olmadan çocuklarımıza ‘sen yapamazsın, sen küçüksün, hatta sen beceriksizsin’ mesajları veririz. Nasıl mı? Pijamasını giymeye çalışan çocuğun henüz ilk girişiminde hemen elinden alıp giydirerek ona ‘bak gördün mü sen giyemedin, ben giydirdim’ duygusunu yaşatırız. Ya da sürahiden su doldurmaya çabalayan çocuğumuzu görüp; ‘kırılır, ıslanır, zarar görür’ duygularıyla jet hızıyla yanına gidip ‘ah sen su mu istedin, ben sana su veririm’ diyerek ona ‘sen beceriksizsin, yapamazsın’ mesajını veririz. Bunun yanında çocuklarımızın dili olmayı hedefleyerek komşu teyzenin ‘poğaça yer misin?’ sorusuna ‘biz peynirli poğaça hiç sevmeyiz, keşke yesek…’ diye cevap vererek çocuğa ‘sen bir birey değilsin, senin tercihlerini ben belirlerim’ mesajı vermiş oluruz.

Yürüyebilen çocuklarımızı kucağımızda taşımak, yemek yiyebilen çocuklarımıza yemek yedirmek, ayakkabılarını giyebilen çocuklarımızın ayakkabılarını giydirmek ve sıralayabileceğimiz ‘başlangıçta masumane’ çok sayıda hareket, sonraki evrelerde çocuklarımızın özgüvensiz, yetersiz ve mutsuz yetişkinler olmalarına neden olacaktır.

Çocuklar deneyerek, tekrar tekrar deneyerek ve sorumluluk alarak başarılı olurlar. Lütfen onlara fırsat verelim.

Funda YILDIRIM


3DH_3817-1280x853.jpg

Hamile olduğunuzu öğrendiniz ve bir süre sonra doktorunuz size bebeklerinizin ikiz olduğunu söyledi, nasıl hissederdiniz? İlk başta mutlu, sonradan çevrenizdeki insanların endişeli yorumlarıyla (kolaylıklar diliyorum, biz biriyle baş edemezken sen ikisiyle nasıl baş edeceksin gibi) sıklıkla endişeli olabilirsiniz. Hatta çoğu zaman şöyle düşünürsünüz; ‘uff aynı anda ağlayacaklar, biri ne isterse diğeri de onu isteyecek, her şeyin aynısından iki tane almalıyım…’ Hayır, her şeyin aynısından iki tane almak zorunda değilsiniz, almayın da zaten. Evet, onlar anne karnındayken birbirlerine sıkı sıkıya tutunan iki kardeş, tıpkı doğduktan sonra birbirlerine sıkı sıkıya sarılan diğer kardeşler gibi.

İkiz kardeşler, fiziksel olarak birbirlerine benzeseler hatta tıpatıp aynı olsalar bile onların kişilik özellikleri büyük ölçüde farklıdır. Hissettikleri, ilgi alanları, tercihleri…

Ancak bizler onların farklılıklarını görmezden gelerek doğdukları andan itibaren onları 1 kişi olarak görürüz. Aynı kıyafeti alır, aynı şekilde tararız saçlarını. Halbuki bu onların değil, bizim tercihimizdir. Biz yönlendiririz bu duruma onları. Tam tersine farklı giysilere, farklı oyuncaklara, farklı konulara yönlendirmeliyiz onları ki diğer seçenekleri de görebilip kendi aralarında konuşabilecekleri farklı paylaşımları olabilsin.

İkiz çocuk ebeveynlerinin kafasını karıştıran bir konu da okul konusudur: aynı sınıfta hatta aynı okulda olmalılar mı yoksa ayrı sınıflarda mı olmalılar? Çocuklar aynı sınıfta olduğu takdirde yalnızca birbirleriyle vakit geçirip başka ilişkiler kurmaktan kaçınabilirler. Ayrıca çocuklardan daha durgun olanı sürekli aktif olan kardeşinin kanatlarının altında kalır ve onların kişisel farklılıklarından ötürü çocuklar devamlı bir ‘kıyaslanma’ durumuna maruz kalırlar. Bu sebeple henüz okul hayatına ilk kez adım atmış olan okul öncesi ikiz çocukların başlangıçta hem anne babalarından hem de ev ortamından ayrılma durumundan ötürü çocukların ilk başlarda aynı sınıfta, bir süre sonra ise ayrı sınıflarda bulunmasını öneririz. Daha büyük çocuklar için ayrı sınıflarda başlamaları uygun olacaktır. Bir diğer önemli konu çocuklara hitap şeklimizle ilgili. Evet, onlar ikiz kardeş olarak dünyaya gelmiş olabilirler ama başta da belirttiğimiz gibi onlar doğdukları andan itibaren birer birey! Lütfen onlara ‘ikizler’ diye seslenmek yerine isimleriyle seslenelim. Onları birbirleriyle değil kendileriyle, kendi özellikleriyle ve kendi güzellikleriyle değerlendirelim.

                                                                                     Funda YILDIRIM